![]() |
Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü anhüm” Menkıbeleri - Baskı Önizleme +- Tiryaki Board (https://tiryakiboard.com) +-- Forum: DİNİ İSLAMİ BİLGİLER (https://tiryakiboard.com/forumdisplay.php?fid=8) +--- Forum: iSLAMi BiLGiLER (https://tiryakiboard.com/forumdisplay.php?fid=187) +---- Forum: Dini Hikayeler Evliya Kıssaları (https://tiryakiboard.com/forumdisplay.php?fid=198) +---- Konu Başlığı: Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü anhüm” Menkıbeleri (/showthread.php?tid=981) |
Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü anhüm” Menkıbeleri - RasitTunca - 06-18-2018 Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü anhüm” Menâkıbı: Birinci Menâkıb: Imâm-ı Begavî “rahimehullahü teâlâ” (Mesâbîh-i serîf) kitâbında, Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivâyet ederler. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Uhud dagına çıkdılar. Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” da Uhud dagına çıkdılar. Dag sallandı, ya’nî zelzele oldu. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri mubârek ayagı serîfleri ile daga vurdu ve buyurdu ki, (Sâbit ol yâ Uhud! Senin üzerinde bir Peygamber, bir Sıddîk, iki sehîd vardır.) Ikinci Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf)de Ebû Mûsâ el Es’arî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden nakl olunmusdur. Ebû Mûsâ el-Es’arî buyurdu ki, ben Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzûr-ı serîflerinde idim. Medîne- i münevvere baglarından bir bagda idik. Bir sahs geldi. Kapıyı açmak taleb etdi. Hazret-i Resûl-i ekrem bana buyurdu: (Var, kapıyı aç. Cennet ile onu müjdele!) Ben de varıp, kapıyı açdım. Bakdım ki, hazret-i Ebû Bekrdir. Resûlullahın buyurdugu sey ile müjde verdim. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine hamd etdi. Ondan sonra bir sahs dahâ geldi. Kapıyı açmak taleb etdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Var kapıyı aç ve Cennet ile ona müjde ver.) Ben de varıp, kapıyı açdım. Bakdım ki, hazret-i Ömerdir. Ona, Resûlullah hazretlerinin buyurdukları seyi haber verdim. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine hamd etdi. Ondan sonra bir sahs dahâ kapının açılmasını taleb etdi. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu: (Var kapıyı aç ve Ona Cennet ile müjde ver ve o belâlar onun üzerine erisir.) Ben de varıp, kapıyı açdım. Bakdım ki, hazret-i Osmândır. Ona, Resûlullah hazretlerinin buyurduklarını haber verdim. Osmân “radıyallahü teâlâ anh” Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerine hamd edip, – 253 – sonra dedi ki, (Allahül müste’ân) [Yardım ancak Allahü teâlâdan istenir.] Üçüncü Menâkıb: Yine (Mesâbîh-i serîf) kitâbında hasen olarak bildirilen hadîs-i serîfde, Abdüllah ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerinden rivâyet olunmusdur. Ibni Ömer dedi ki, biz bu üç serveri, Ebû Bekr, Ömer ve Osmânı “radıyallahü anhüm”, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zemân-ı serîflerinde andıgımızda terdiye ederdik. Ya’nî “radıyallahü anh” der idik. Dördüncü Menâkıb: (Lübâb-ül elbâb) kitâbında, Ömer Dehlekî “rahimehullahü teâlâ” rivâyet eylemisdir. Sihrîn-i Hôseb din büyüklerindendir. Âhıret yolunun sâliklerindendir ve âriflerdendir. Tabakât-ı mesâyıhdendir. Basîret ve derece sâhiblerindendir. Demislerdir ki, Bir gün ögle nemâzını kılıp, menzile dönerken [ikâmetgâhına giderken] iki merdi [kisiyi] gördüm. Birbiri ile husûmet [münâkasa] ederler. Birbirine hos olmıyan sözler söylerler. Ben dedim ki, Sübhânallah! Sizin elbiseniz mü’min libâsı, ammâ sözleriniz câhillerin sözleridir. O iki kisinin birisi dedi: Sen isitmez misin ki, bu mübtedi’ [i’tikâdı bozuk] kötü sözler söyler. Ben dedim, ne söyler. Dedi ki, Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sonra hilâfet, hazret-i Alînin idi. Ebû Bekr ve Ömer ve Osmân galebe edip, cebren hilâfete geçdiler, diye söyler. O mübtedi’a dedim, böyle söyleme. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sonra mü’minlerin büyügü Ebû Bekrdir. Sonra Ömer, ondan sonra Osmândır. Ondan sonra Alîdir “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Diger sünnî merde [sahsa] dedim ki, bununla münâkasayı bırak. Allahü teâlâ onun cezâsını verir. O sünnî, Vallahi ben onu tâ benimle onun arasında hükm etmeyince elden bırakmam, dedi. Ben, Sübhânallah! Hazret-i Muhammed “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” âhırete intikâl buyurmusdur. Ve gökden vahy gelmesi de kesilmisdir. Sizin aranızda ben nasıl hükm edeyim, dedim. Sünnî olan genç bakdı gördü ki bir hamâm külhânı, ates vurup, iyice kızmıs. O râfizîye dedi ki, insâf et ve söyledigin sözden pismân ol ve rücû’ et. Yoksa, gel ikimiz bu atese girelim. Hak üzere olan Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin emri ile halâs olur [kur- – 254 – tulur]. O mübtedi’ râfizî dedi ki, insâf veremem, ben hak üzereyim. Ammâ gel atese girelim. Ben [Sihrîn-i Hôseb] dedim, etmeyiniz ki, Allahü tebâreke ve teâlâ bundan nehy etmisdir. O sünnî ve dîni pâk merd dedi ki, çâresiz atese girmeli. Sonra sünnî ve mübtedi’ her ikisi ates yanına vardılar. Sünnî, basını yukarı kaldırıp, dedi, yâ Rabbel âlemîn! Sükr ve hamd, fadl ve minnet Senin içindir. Seni ve melekleri sâhid etdim. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sonra halkın en iyisi Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh”, yâr-i gâr [magara arkadası] ve mûnis-i Resûlullah idi. Dahâ bir çok fazîletlerini de saydı. Ondan sonra Ömer-ül Fârûkdur. Ondan sonra Osmân-ı Zinnûreyndir. Ondan sonra Aliyyül mürtedâdır “radıyallahü teâlâ anhüm”. Sonra, (Benim dînim ve mezhebim budur. Eger Hak üzere isem, bu atesi benim üzerimden halâs eyle ki, Ibrâhîm Halîl “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm” hazretlerini yakmadıgın gibi, beni de yakma) dedi ve atese girdi. Sonra râfizî bas kaldırıp, dedi ki, ey Bârî [ey Allahım!] Bütün hamd ve sükrler senin içindir. Benim mezhebim ve i’tikâdım budur ki, Resûlullah hazretlerinden sonra halkın en yüksegi Alî bin Ebî Tâlibdir. Ebû Bekr, Ömer ve Osmân zulm etdiler. Hilâfeti ondan aldılar. Ebû Bekr, Ömer ve Osmândan bîzârım. Eger benim sözüm dogru ise, bu atesi benim üzerime soguk eyle, dedi ve o da atese girdi. O külhâncı, o fırının kapısını kapadı. Sihrin-i Hôseb “rahimehullah” der ki, benim karârım kalmadı. Hâlim mütegayyir oldu [degisdi]. Ondan buna, bundan ona kosdum ve dolandım ve fikr ederdim ki, onların hâli ates içinde ne oluyordu. Ikindi vakti oldu. Bakdım, o külhânın kapagı düsdü. Düsündüm ki, simdi bu atesden selâmet ile kim çıkar. Aglardım ve gözüm ona bakıp dururdum. Hemen gördüm o sünnî terlemis olarak atesden dısarı geldi. Hemen kalkdım. Onu kucakladım. Iki gözünün arasından öpdüm. Dedim ki, Allahü tebâreke ve teâlâ seni atesde ne yapdı. Dedi ki, beni bir bostâna iletdiler ve bir dösek üzerinde uyutdular. Dediler, gelinlerin yatdıgı gibi yat. Ben de bu âna dek yatdım. Tâ simdi kalkıp, uyardılar ve dediler, kalk nemâz vakti geldi. Ikindi nemâzını cemâ’at ile kılasın. Ben de dısarı geldim. Sihrîn- i Hôseb der ki, o sünnînin elini tutup, hemen o mekâna oturtup, külhâncıları çagırdım. Kürek getirip, o atesi dısarı çı- – 255 – karıp, râfizîyi kürek ile çekdiler. Temâm vücûdu yanmıs, kömür gibi olmus. Ancak alnı üzeri açık kalmıs, yanmamıs. Alnının üzerinde üç satır yazılmıs. (Birinci satırda, (Bu tugyân ve isyân eden bir kuldur.) Ikinci satırda, (Ebû Bekr, Ömer ve Osmâna hurmet etmedi.) Üçüncü satırda, (Bu kul bâgî oldu [ısyân etdi]. Ebû Bekr ve Ömer ve Osmâna kâfir oldu dedi ve Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin rahmetinden ümîd kesdi.) yazılmısdı. Sihrîn-i Hôseb der ki, o gün dörtbin râfizî tevbe edip, sünnî müslimân oldular. Üç gün boyunca etrâfdan halk gelip, o mübtedi’ râfizîye bakdılar. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin yapdıgını ve kahrını müsâhede edip, ibret aldılar. Uzak sehrlere nâmeler [mektûblar] yazıp, gönderdiler ki, zinhâr ve zinhâr [kat’iyyetle], hiç kimse, Ebû Bekr ve Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine kötü sözler söyleyip, seb’ etmeye ki, böyle ahvâl vâki’ oldu. (Ibret alınız, ey akl sâhibleri.) Besinci Menâkıb: Istanbulda Mustafâ Pâsa Câmi’inde halka nasîhat eden, Sünbül efendi seccâdesinde halîfe olan Hasen efendi “rahimehullah” rivâyet eder. Arabistânda seyâhat ederken, Hasen-i Basrî “kuddise sirruh” hazretlerinin mezârını ziyâret etmek niyyeti ile Basraya vardım. Hâcı Ahmed derler bir mü’min muvahhid kimsenin odasına müsâfir oldum. Birkaç gün orada müsâfir kaldım. Konusma esnâsında, hâcı Ahmed hikâye eyledi ki, sehrimizde Yahyâ adlı bir imâm var idi. Gâyet ilm ve söz sâhibi bir kimse idi. Lâkin râfizîlerden idi. Def’alarca, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer-ül Fârûk ve hazret-i Osmân bin Affân “radıyallahü teâlâ anhüm” haklarında nice uygunsuz sözler isitdik. Ammâ gelen pâsaların koltuguna girmekle [onlar ile iyi geçinmek ile] kimse ona bir sey yapmaga cür’et edemezdi. Onların ona zararı olmazdı. Hattâ bir gün pâsaya benden sikâyet eder. Benim onun ardında nemâz kılmadıgımı, müslimânları onun arkasında nemâz kılmakdan, ona uymakdan men’ etdigimi söyler. O da beni çagırıp, niçin imâma uyarak nemâz kılmazsın, dedi. Ben de dedim ki, sultânım, ahvâline vâkıf oldugum için uymuyorum. Pâsa ıtâb tarîkiyle [azarlama yolu ile] dedi ki, elbette uyup nemâz kılmalısın, yoksa sen bilirsin, hâlini perîsân – 256 – ederim. Ben dedim ki; sultânım! Göz göre göre kisi kendini atese bırakır mı? Bir kimsenin ahvâlini bildikden sonra, o ânda basımı dahî kessen ona uyup [iktidâ’ edip] nemâz kılmam, dedim, dısarı çıkdım. Birkaç günden sonra, bir gün çarsıda otururken, o râfizî imâm Yahyâyı gördüm. Imâm durmayıp, yüksek sesle çagırıp, yanıma gelin müslimânlar diye seslenir. Acele ile, acaba ne haber var diye yanına vardık. Gördük ki, avucu içine dislerini doldurmus. Ne oldu diye süâl etdik. Cevâb verdi ki, bunlar, agzımda olan dislerimdir. Bu gece rü’yâmda gördüm. Kıyâmet kopmus. Bana da susuzluk ârız olmus ki, helâk olmak üzereyim [ölmek üzereyim]. Mahser yerine giderken bir büyük havuz gördüm. Kenârında yaslı, nûr yüzlü biri durur. Gelip-geçenlere su ulasdırır. Yanına vardım. Süâl etdim ki, sen kimsin. Ebû Bekr-i Sıddîkım “radıyallahü anh”, dedi. Ben dedim ki, dünyâda iken ben seni sevmezdim. Suyundan da içmem. Sonra havuzun bir tarafını dolasdım. Uzun boylu, salâbetli [saglam] ve mehâbetli [heybetli] sultân durur. Gelenlere su ulasdırır. Yanına varıp, dedim ki, sen kimsin. Dedi ki, Ömer-ül Fârûkum “radıyallahü anh”. Ne dünyâda iken severdim, ne simdi. Suyundan içmem deyip, havuzun bir tarafını dolasdım. Gördüm ki bir alîm ve selîm bir pîr-i mubârek durur. Gelene ve gidene su ulasdırır. Nûr yüzünden ısık vurur. Yanına varıp, dedim, sen kimsin! Ben Osmân-ı Zinnûreynim “radıyallahü anh”. Ben dedim. Seni dünyâda sevmezdim. Suyundan da içmem. Havuzun o kösesini de dolasdım. Iri yapılı, orta boylu, uzun sakallı ve secâ’at ve mehâbetli [heybetli] ve cesâretli bir sâhib-i se’âdet su ulasdırır. Havuz kenârına, yanına vardım. Dedim ki, sen kimsin. Dedi ki, Aliyyül mürtedâyım “radıyallahü anh”. Ben hemen mubârek ayaklarına düsüp, yüzümü ve gözümü sürdüm. Dedim ki, sultânım, meded bana. Bir içim su ihsân et ki, gâyet susamısım. Buyurdu ki, yukarıda benim kardeslerime rast gelmedin mi. Ben dedim, evet rast geldim. Lâkin ben onları sevmiyorum. Sularını da içmedim. Seni severim. Suyundan içmek isterim, deyince, Imâm hazretleri “radıyallahü teâlâ anh” benim sûratıma bir tokat vurdu ki, o ızdırâb ile uyandım. Bütün dislerim avucumun içine düsdü. Ey müslimânlar, bu âna kadar dalâlet yolunda idim. Allahü teâlâya hamd ol- – 257 – Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn - F:17 sun ki, Allahü Sübhânehü ve teâlâ simdi hidâyet edip, dogru yola kavusdum, deyip, çihâr yâr-i güzînin muhabbetini kalbinde ihlâs ile yerlesdirdi. Rübâi: Gördügü rü’yâda ki, döküldü bütün disleri, Se’âdet yolunu buldurdu, dökülen bu disleri. Zebânîler ona atesi hâzırlamıslar iken, Böylece kurtuldu o elîm atesden! Altıncı Menâkıb: Bir râfizî, ayakkabısının ökçesine, Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin ismlerini kazdırmısdı. Bir yola giderken basdıgı yerde bu serverlerin ism-i serîfleri okunurdu. Bir mü’min muvahhid kimse, onun ardında gelirdi. O serverlerin ismlerini görünce izin tutup gitdi [ya’nî o izi ta’kîb etdi]. Mel’ûn râfizî ana yoldan çıkıp, bir ormana sapmıs. Bir agaç gölgesinde uyumus. O mü’min sofî de izleyip giderken, yoldan sapdıgını görünce, o da ormana teveccüh edip [girip], o râfizîye erisip, gördü ki, yüzü üzerine yatmıs. Ayakkabılarının altında o üç din büyügünün ism-i serîflerini kazımıs gördü. Diledi ki o râfizîyi öldürsün. Yine düsündü ki, belki, bu ismlerin yazıldıgından haberi yokdur, sorayım, dedi. Sî’î gözlerini açdı. Gördü ki, bası üzerinde bir sofî durur. Sofî sordu ki, ayaklarının altında olan ism-i serîflerden haberin var mıdır. Mel’ûn râfizî, kötü sözler söylemege baslar. Sofînin yanında da bir gizli kılıncı var imis. Çıkarıp (Bismillâhirrahmânirrahîm) deyip, râfizîyi öldürür. Kılıncı kınına koyup, râfizînin murdar lesini sürüyüp, bir çukura koyar. Üzerine biraz çör-çöp bırakır. Sonra yoluna revân olur. Biraz yol gider. Karsıdan çok heybetli dört atlı görünür. Sofîyi görürler. Üzerine at salıp, derler ki, sen adam öldürmüssün, kanlısın. Çabuk lesini bize göster. Sofî feryâd eyledi. Ben fakîrim, kâtil degilim, nice-nice özr ve behâne ederse de, gördü ki ellerinden kurtulamadı. O dört atlının arasından birisi gögsüne harbesini dayayıp dedi ki, dön geri, yoksa sen bilirsin. Sofî de çâresiz önlerine düsüp, o mel’ûnun murdar lesini gömdügü çukura gelir. Üzerinde olan çalıyı kaldırdıgı gibi, bakdı ki, râfizînin yerinde bir büyük domuz lesi yatar. Sofî onu gördügü gibi, hayret edip, tefekküre vardı. Ondan sonra bu dört atlı sofîye dediler ki, sana müjde olsun ki, Allahü teâlâ senin cümle günâhlarını afv etdi ve Cehen- – 258 – nem atesinden âzâd etdi. Cenneti nasîb kıldı. Sofî de sâd ve mesrûr olup, onlara sordu ki, siz kimlersiniz. Onlar buyurdular ki, birimiz Ebû Bekr ve birimiz Ömer ve birimiz Osmân, evvelce gögsüne harbeyi koyan da hazret-i Alîdir “radıyallahü anhüm”. Sofî de Allahü tebâreke ve teâlânın bu ihsânına sükr edip, sâd ve handân olarak yoluna gitdi. Yedinci Menâkıb: Bir zemânlar bir tâcir var idi. Ismine Eyyûb bin Hasen derler idi. Pâdisâhlardan birine ba’zı kumas ve meta’ satmak için huzûruna varır. Tesâdüfen o sırada pâdisâh; emîr-ül mü’minîn Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hakkında uygun olmıyan kötü sözler söyler. Tâcirin gönlüne bu sözler hos gelmez! Pâdisâha nasîhat etmek ister. Sonra, o sultânlara [üç halîfeye] dil uzatan zâlimlerden hayr gelmez, belki söylersem beni öldürür; deyip, isini görüp, gider. O gece Server-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rü’yâsında görür. O pâdisâhı da orada, huzûrlarında durmus görür. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, tâcire iltifât edip, buyurur ki: (Benim Eshâbıma uygunsuz sözler [kelimeler] söyliyen bu mudur.) Evet yâ Resûlallah diye cevâb verdikde, bunu katl eyle diye öldürülmesini emr buyurur. Ben dedim, (Yâ Resûlallah! Bir nesne yokdur ki onu katl edeyim.) Resûl-i ekrem hazretleri tâcirin eline bir bıçak verir. Tâcir de emr-i serîfine itâ’at edip, sahsı bogazlar. Rü’yâdan uyanıp, bu rü’yâyı varıp, sâha anlatmak ister. Serâyının kapısına varır ki, aglamak ve feryâd sesleri isitir. Bu hâl nedir diye sorar. Cevâb verirler ki: Bu gece pâdisâhı yatagında katl etmisler. Sekizinci Menâkıb: Tebriz sehrinde bir râfizî vardı. Dâimâ isi-gücü bu üç serveri seb’ etmek [kötülemek] idi ve bunlara bugz ve adâvet etmek idi. Bir gece rü’yâsında gördü ki, kıyâmet kopmus. Bütün mahlûklar ayak üzere durur. Herkes hayret içinde gezerken, buna gâyet susuzluk ârız olmus. Mahser yerinde gezip, su ararken gördü ki, bir alay adam geçer. Aralarında bir mubârek âdem vardır. Elinde bir masrapa tutar. Durmayıp, su dagıtır. O râfizî derhâl o ihtiyâr kisinin önüne vardı. Bana da su ver, dedi. O nûr yüzlü kisi su verdi. Içecegi sırada o pîrin ism-i serîfini sordu. Dediler ki, bunun adına Ebû Bekr-i Sıddîk – 259 – “radıyallahü teâlâ anh” derler. Ne zemân ki o mubârek ismi isitdi. Suyu içmeyip geri verdi. Ondan sonra bir alay dahâ geldi. Onların aralarında bir nûrânî ve vakâr sâhibi adam var. Elinde bir masrapa su tutar. Durmayıp mahser yerinde istiyene su verir. O râfizî onun yanına varıp, su istedi. O da masrapayı sundu. Içecegi zemân onun da, ism-i serîfini sordu. Dediler, bunun adına Ömer-ül Fârûk derler. Ne zemân Ömer-ül Fârûkun ism-i serîfini isitdi. Suyu içmeyip, geri verdi. Ondan sonra bir alay dahâ adam geldi. Onların aralarında bir nûr yüzlü adam var. Elinde bir masrapa ile su tutup, durmayıp ulasdırır. O râfizî onun yanına varıp, su istedi. O da eline su verdi. Içecegi zemân ism-i serîfini sordu. Dediler ki, bunun ismine Osmân-ı zinnûreyn “radıyallahü teâlâ anh” derler. Osmân-ı zinnûreynin ism-i serîfini isitdi. Suyu içmeyip, geri verdi. Ondan sonra bir alay dahâ adam geldi. Onların aralarında, büyük, heybetli, se’âdet sâhibi bir zât var. Elinde bir masrapa su tutar. Durmayıp, dagıtır. O râfizî derhâl yanına varıp su istedi. O zemân onun da ism-i serîfini sordu. Dediler ki, bunun adı Aliyyül mürtedâdır “radıyallahü teâlâ anh”. Aliyyül mürtedânın ism-i serîfini isitdi. Mubârek ayaklarına düsüp, meded yâ Alî, bana da su ver diye feryâd etdi. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” ona, önce geçen büyüklerden niçin su taleb edip, içmedin diye sordu. O râfizî dedi ki, ben dünyâda iken onları sevmezdim. Dâimâ bugz ve adâvet ederdim. Onların sularından da içmem. Ben seni severdim. Senin âsıklarındanım, dedi. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” iki mubârek parmaklarını o râfizînin gözlerine sokup, iki gözünü de çıkardı. O acı ile uykudan uyanıp, kendini kör buldu. Hattâ ba’zı kimselerden mervîdir ki, merhûm Sultân Süleymân “aleyhirrahmetü rabbihül gufrân” acem [Îrân] seferinde o köre Tebrîz sokaklarında rast gelmisdir ki, süâl edip, bu vak’âyı bizzat kendinden, oldugu gibi isitmisdir. Yapdıgı ise pismân olup, dâimâ tevbe ve istigfâr ederdi. Ve halka nasîhat ederdi. Dokuzuncu Menâkıb: Bir mü’min muvahhid ile bir râfizî, Mekke-i Mükerremeye giderken yol arkadası oldular. O mü’min, râfizîye herhâlde nasîhat eder ve derdi ki: (Gel bu râfizîlikden ferâgat eyle, bunun sonu nedâmetdir [pismânlıkdır]. – 260 – Dünyâda yüz karalıgıdır ve âhıretde hasretdir. Göz göre göre niçin kendine kıyarsın. Ve cânını Cehennem atesine atarsın. Molla Câmî “kuddise sirruhüssâmî” hazretlerinin kıt’asını râfizîler hakkında isitmemismisin. Bu kötü fi’lden vazgeç. Yoksa son pismânlık fâide vermez. Isitmedim ki, bir kimse Çihâr yâr-i güzîn “rıdvânullahü teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerini sevmese; Allahü tebâreke ve teâlâ saklasın; o kimse nasîhat almayıp, aslâ ona tenbîh te’sîr etmez.) Gördü ki, insâfa gelmedi. Hem meshûrdur: Cühûd îmâna gelmez! Mülhid kisi tevbekâr olmaz! O mü’mine nisbet için, râfizî i’tikâdından vazgeçmedi. Nasîhatlarını maskaralıga aldı. Hikmet-i Rabbânî, Kâ’be-i serîfeye yaklasdıklarında, bir hınzır göründü. Hemen o mel’ûn râfizî deve üzerinde iken, Allahü teâlânın emri ile hınzır seklinde olup, deve üzerinden yere atlayıp, hınzırlara karısıp, onlar ile gitdi. Bütün hâcılar bu ahvâli görüp, ibret aldılar. Aklı olan kimse bu kıssadan hisse alıp, çihâr yâr-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerine karsı, zerre mikdârı bugz ve adâvetden kalbini pâk edip, hem çihâr yâr-i güzîn sevgisi ile kalbini doldurur. Onuncu Menâkıb: Bir zemânda bir yehûdî bir râfizî ile çekisip, dövüsürler. Allahü teâlâ kelbi [köpegi] hınzır [domuz] üzerine musallat eder. Yehûdî râfizînin gözünü çıkarır. Râfizî yehûdînin etegine yapısıp, mahkemeye götürüp, kâdî huzûruna varırlar. Râfizî der ki, bu yehûdî benim gözümü çıkardı. Efendi hazretleri, hakkımı bu yehûdîden alıver. Kâdî efendi, yehûdîye ıtâb edip, bre mel’ûn, bu kisinin gözünü niçin çıkardın, dedi. Yehûdî dedi, sultânım isitdim ki, rûz-i mahserde râfizîler yehûdîlerin merkebi olup, yehûdîler üzerine binip, Cehennem atesine varırlar. Benim o gün binegim bu olsun diye gözünün birini çıkardım. Zîrâ hâfızam za’îf ve görüsüm azdır. Sâyed o günde teshîs etmem güç olup ve yaya olarak Cehenneme varmakdan ise, bir gözlü merkebe binmek iyidir, dedi. Kâdî efendi ve meclisde hâzır olanlar yehûdînin bu ilzâmından hoslandılar ve râfizîye ta’zîr eylediler [azarladılar]. Muhakkak râfizîlerin Allahü teâlâ katında ve insanlar yanında bütün milletden kötü olduklarında sübhe yokdur. Zîrâ kâfirlerin inâdları bâtıl da olsa birer cevâbları vardır. Ammâ bu mel’ûnların aslâ bir delîlleri yokdur. Ondan dolayıdır ki, hazret-i Molla Câmî “kuddise sirruhüssâ- – 261 – mî” râfizîler hakkında söyle buyurmusdur: Kıt’a: Râfizî olur kıyâmetde yehûdî esegi, Yeder onu mülhid câhil, tutup elinde yularını. Nasrânî elinde bir demir çomak ile, Sürer onu tâ o menzile dâr-el bevâr. Nice yüzbin la’net o Hakdan, Resûlden de, Esege binene yedene sürene ki var. Râfizîler kıyâmet gününde baska bir bölük olup, süâlsiz ve azâbsız Cennete dâhil olalım diye ümîd edip, dogru Cennetin yolunu tutup, giderler. Cennet kapılarından bir kapıya varırlar. Görürler ki, kapıda Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri durur. Durmadan kevser serâbını ehl-i islâma içirir. Râfizîler hazret-i Ebû Bekri görünce derler ki, dünyâda iken biz bunu sevmezdik. Simdi de bunun oldugu kapıdan Cennete girmeyiz. Ve bunun elinden kevser serâbını içmeyiz. Oradan dönüp Cennetin bir baska kapısına varırlar. Görürler ki, o kapıda hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” durur. Durmadan mü’minlere kevser serâbı içirir. Tekrâr o hınzırlar derler ki, dünyâda iken biz bunu sevmezdik. Simdi bunun oldugu kapıdan Cennete girmeyiz. Ve kevser serâbını da içmeyiz. Oradan dönüp, bir baska kapısına varırlar. O kapıda Osmân “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri durur. Müslimânlara kevser serâbı içirir. Tekrâr o murdârlar derler ki, dünyâda iken biz bunu da sevmezdik. Onun oldugu kapıdan da Cennete girmeyiz. Bunun da elinden kevser serâbını içmeyiz. Oradan da dönüp, Cennetin bir baska kapısına varırlar. Görseler ki, o kapıda duran Imâm-ı Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Bunlara sorar ki, hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer ve hazret-i Osmânın “radıyallahü teâlâ anhüm” kapılarına ugramadınız mı? Onlardan kevser serâbını içmediniz mi? Onlar derler ki, Onları biz dünyâda iken sevmezdik. Onun için biz bugün de onların serâblarından da içmedik. Onların kapılarından Cennete girmedik. Dünyâda iken biz seni severdik. Senin elinden kevser serâbını içmek isteriz. Senin kapından Cennete girmek isteriz. Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri bunları red eyleyip, bre mel’ûnlar! Bilmez misiniz ki onlardan tezkire alma- – 262 – yınca kimseyi Cennete koymam ve kevser serâbını içirmem. Yıkılın buradan, buyurur. Hazret-i Alîden yüz bulamayınca, can baslarına sıçrar. Bilirler ki, yanlıs yola gitdiklerinden belâya ugradılar. Yapdıkları ise pismân olup, nedâmetler çekerler. Velâkin bu pismânlıklarının fâidesini görmezler. Bu felâketde iken her râfizîye birer yehûdî havâle olunur. Simdiye dek sizleri ararız, nerede gezersiniz, derler. Yine o hâlde birer nasrânî de gelerek, birer râfizînin sakalını tutup, çeke-çeke mahser yerinin temâmını gezdirirler. Bütün mahser halkı arasında rüsvay olurlar. Ondan sonra Allahü teâlâ korusun, azâb için zebânîler gelir. Temâmını bu hâl ile Cehenneme götürürler. Beyt: Ni’metleri fânî olan bu denî dünyâyı asagı tut, Sonu pismânlık olan isi yapma. Mahser ehli bunlardan yüz dönüp, nefret ederler. Onbirinci Menâkıb: Din büyüklerinden biri rivâyet eder. Medâyinde bulunuyordum. Her nerede bir kimse vefât etse, varıp ona kefen sarardım. Bir kimse gelip dedi ki, Kûfe ehlinden bir kervân geldi. Aralarında biri vefât etdi. Gelip kefen sarasın. Hizmetçimi kefen almaga gönderdim. Ben o kimsenin meyyitini görmege vardım. Yanına vardım. Gördüm ki, vefât eylemis. Karnı üzerine bir kerpiç koymuslar. Âniden o meyyit kalkıp oturdu. Feryâd edip, dedi ki, yazıklar olsun bana, vay bana. Ben dedim ki, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah) söyle. Bana dedi ki, bu kelime-i serîfeyi demenin fâidesi yokdur. Zîrâ ben kavmim ile olurken, Ebû Bekr ve Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine dil uzatıp, uygunsuz sözler söylerlerdi. Ben de onlara uyar, söylerdim. Sonunda helâk oldum. Beni Cehenneme iletip yerimi gösterdiler. Benim rûhumu geri verdiler ki, halka haber vereyim. Sakın, sakın, o serverlere dil uzatmayın. Bu sözleri temâm etdikden sonra, tekrâr öldü. (Sevâhid-ün nübüvve)den terceme olunmusdur. Onikinci Menâkıb: Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” rivâyet buyurmuslardır. Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine uygun olmıyan sözler söyleyen bir – 263 – kimse vardı. Bir gün yüzünde bir yara peydâh oldu. O yara giderek yüzünü tutup, yüzünün temâmı kara oldu. Her dürlü ilâcı denediler, sifâ bulmadı. Bütün insanların yanında rüsvay oldu. Sonra bu seklde öldü. Hem dünyâda ve hem âhıretde melâmet oldu [yüzü kara olmak bedbahtlıgına kavusdu]. (Sevâhid- ün nübüvve)den terceme olunmusdur. Onüçüncü Menâkıb: Büyüklerden biri rivâyet eder. Çocuklugumda râfizî bir hocam var idi. Beni de râfizî yapmısdı. Bir gece rü’yâmda kıyâmet kopmus. Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri huzûrlarına ve mubârek hâk-i pâyelerine bütün halk toplanmıs, sefâ’at ricâ ederler. Ben de huzûrlarına vardım ki, sefâ’at isteyeyim. Gördüm, sag yanında nûr yüzlü, selîm ve hilm sâhibi ihtiyâr durur. Sol yanında bir mubârek kimse durur. O da secâ’atlı ve bahâdır ve mubârek yüzü nûrlu bir kimsedir. Hemen beni gördüler. Dediler ki; yâ Resûlallah! Bu adam bizden ne ister ki, her gün bize dil uzatıyor, biz bu adama ne yapdık. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri mubârek elini uzatıp, beni tutmak istedi. Ben kaçdım. Bu ızdırâb ile ve bu korku ile uykudan uyandım. Gördüm ki, bütün saçım ve sakalım ve kasım ve kirpigim dökülmüs. Dört ay dısarı çıkamadım. Dünyânın ilâcını kullandım. Aslâ fâide vermedi. Bir gün dostlarımdan biri beni görmege geldi. Benim hâlimi sordukda, ben de ahvâlimi oldugu gibi anlatdım. O da dedi ki, sen meger Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine salevât getirmekden habersizsin. Birkaç gün salevât-i serîfe getirmege devâm eyle ve Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” hazretlerine, derûn-i dilden [kalbden] muhabbet eyle. Yapdıgın kabâhatlere tevbe ve istigfâr eyle. Ümîd edilir ki, kısa zemânda bu belâdan kurtulup, halâs olursun. Hemen ibrik getirtip, abdest alıp, sonra iki rek’at nemâz kılıp, hâlis niyyet ile etdigim islere nâdim olup, tevbe ve istigfâra mesgûl oldum. Bir hafta temâm olmadan saçım ve sakalım, kasım ve kirpigim çıkıp, evvelkinden de çok oldu. Onun için, bu sultânlara ihânet üzere olanlar, dünyâda ve âhıretde sıkıntıdan kurtulamazlar. (Sevâhid-ün nübüvve)den terceme olunmusdur. Ondördüncü Menâkıb: Imâm-ı Müstagfirî (Delâil-i Nübüv- – 264 – ve) adlı kitâbında yazmısdır. Büyüklerden birisi rivâyet eder. Üç nefer kimse Yemen diyârına dogru yola çıkdılar. Bu müslimânlara bir de râfizî katılmıs idi. Râfizî, O serverler [Eshâb-ı kirâm] hakkında uygunsuz kelimeler söylerdi. Bu müslimânlar ona her ne kadar nasîhatlar etdiler ise de aslâ te’sîr etmeyip, râfizî devâm ederdi. Berâberce birgün bir menzile kondular. Bir mikdâr istirâhat etdiler. Bir zemândan sonra uykudan uyanıp, abdest almaga kalkdılar. O bedbaht maymûn gibi yatarken, onu da uyardılar. Hemen uykudan uyandı. Âh, âh, herhâlde ben bu menzilde kalsam gerekdir, dedi. Müslimânlar dediler ki, bu menzilde niçin kalacaksın, aslâ olmaz. O bedbaht dedi ki, Peygamberi “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” rü’yâda gördüm ki, basımın ucuna geldi. Bana dedi ki, bre bedbaht, bu menzilde senin sûretin degisse gerek. Bu müslimânlar dediler ki, ne durursun, kalkıp, abdest alıp, tevbe ve istigfâra mesgûl olup, niyâzda bulun. O da ayaklarını toplayıp, kalkmak istedikde, o ân Allahü teâlânın emri ile iki ayak parmakları degisiklige ugrayıp, maymun parmakları gibi oldu. Ondan sonra topuklarına kadar degisdi. Ondan sonra dizine kadar, ondan sonra kusagına kadar, ondan sonra gögsüne kadar çıkdı. Sonra, temâm vücûdu maymûn oldu. Müslimânlar bu hâli görünce, tutup sıkıca devenin üzerine bagladılar. Yemene yakın vardıkda, aksama yakın bir meselik yere ugradılar. Orada çok maymûn vardı. Hemen maymûnları gördü. Deve üzerinden zorlayıp, baglarını kırıp, yere indi. Varıp o maymûnlara ulasdı. Biz de maymûnlardan korkduk ki, bize hücûm edecekler diye. Sonra gördük ki, bütün maymûnlar yakın yere gelip, durdular. Degisiklige ugrayan aralarından ayrılıp, bize karsı gelip, durdu. Gözlerinden o kadar yas akdı ki, vasfa gelmez [anlatılamaz]. Sonra diger maymûnlara karsı gitdi. Simdi aklı olan kimselere hemen bu ibret yeter. Nerede kaldı ki, o büyükler hakkında nice âyet-i kerîme ve hadîs-i serîf vardır. Yâ Rab, lutfün ile dâimâ bize dogru yolu göster, Sapık yolları degil, sana varan yolu göster. Onbesinci Menâkıb: Büyüklerden biri Sâm sehrine ugrar. Bir mescidde sabâh nemâzını kılar. Imâm nemâzı kıldıkdan sonra, arkasını mihrâba dönüp, Ebû Bekr, Ömer ve Osmân – 265 – “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin haklarında uygunsuz sözler söylemege baslar. O büyük zât, imâmdan bu sözleri isitince çok üzülüp ve mahzûn olarak kalkıp, yoluna gider. Bir seneden sonra yine yolu Sâm sehrine ugrar. Tekrâr o mescide varıp, sabâh nemâzını kılar. Nemâzı kıldıkdan sonra, imâm olan kimse, arkasını mihrâba dönüp, O serverlerin [Ebû Bekr, Ömer, Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin] büyüklüklerinden bahs etmege, onları medh etmege baslar. O büyük zât, cemâ’atden birine süâl eyler ki, bu imâm geçen sene o serverlerin sânlarına uygunsuz sözler söyledi. Simdi de medh ve senâ eyledi. Sebebi nedir. O müslimân dedi ki, evvelki imâmı görmek ister misin. O büyük zât dedi, görmek isterim. O da önüne düsüp, bir odaya girdiler. Gördü ki, bir siyâh köpek, boynundan zincir ile baglı, yatar. O büyük dedi ki, bu kelb [köpek] nedir. O müslimân dedi ki, geçen seneki imâm budur. O din büyüklerine hâsâ, uygunsuz sözler söylerdi. Bir gün arkasını mihrâba dönüp, kötü âdeti üzere kötü sözler söylerken, degisip, bu sûrete girdi. O büyük yanına varıp, sen geçen seneki imâm mısın. O da eli ile basına isâret edip ve gözlerinden yas akıtdı. Bu büyük de, Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerine sükr edip, iste cezânı buldun, dedi. (Sevâhid-ün nübüvve) den terceme olunmusdur. Onaltıncı Menâkıb: Gâzîlerden biri rivâyet eder. Bir gazâda, cemâ’at ile gazâya giderken, aramızda Benî Temîmden Ebû Hayyân nâmında bir kimse vardı. O serverlerin haklarında uygun olmıyan çirkin sözler söylerdi. Hepimiz o mel’ûna nasîhat ederdik. Fâide etmeyip, uslanmazdı. Yolda bir hâkim var idi. Yolumuz ona ugradı. Hâdiseyi hâkime açıkladık. Hâkim bize dedi ki, o kimseyi benim yanımda bırakın. Mümkindir, onu ıslâh edeyim. Bir zemândan sonra yola müteveccih olup, giderken, o bedbahtı gördük ki, arkamızdan yetisdi. O mel’ûn kisiye hâkim hil’at giydirip, bir at bagıslamıs. Ardımızdan yetisdi. Bize eziyyet vermek maksadı ile yine o serverlere uygunsuz sözler söylemege basladı. Bize karsı, ey Allahın düsmanları, beni nasıl buldunuz, dedi. Biz de dedik ki, ey bedbaht ve nasîbsiz kimse, bizden uzak ol. Yanımızda yürüme. Tâ ki senin nasîbsizligin bize de bulasmasın. Hepimiz üzerine yürüdük. Kovduk. Bizden uzak yürüdü. Mel’ûn, kazâ-i hâcet sebebi ile, yoldan sa- – 266 – pıp, bir yerde otururken, kızıl arılar üzerine hücûm etmisler. Mel’ûn feryâda baslayıp, bizden yardım istedikde, biz de sâyed bundan kurtulursa, insâfa gelir diye, bu niyyet ile yardıma vardık. Yanına vardıgımızda, o arılar bize hücûm edip, az kaldı ki, hepimizi helâk edecekler. Biz de sokmalarına tâkat getiremeyip, çâresiz geriye kaçdık. O arılar da bize saldırmayı bırakıp, yine o bedbaht kisinin [râfizînin] üzerine saldırıp, bir sâatde gövdesinin etini delik-delik edip, bagıra-bagıra ölüp, cânı Cehenneme gitdi. Biz de bir yerde durup, bunun ahvâlini seyr ederken ve birbirimiz ile söylesirken, gaybdan bir ses isitdik ki, çihâr yâr-i güzîni sevmiyen kisinin dünyâda cezâsı budur. Âhıretde yakalanacagı azâbların siddeti ve nihâyeti yokdur, diyordu. (Sevâhid-ün nübüvve)den terceme olundu. Onyedinci Menâkıb: Seyh-i Ekber [Muhyiddîn-i Arabî] “kuddise sirruhül’azîz” hazretleri (Fütühât-ı Mekkiyye) adlı kitâbında zikr etmisdir. Evliyâullahdan bir tâife vardır ki, Recebîler derler. Onlar kırk kisi olup, fazla ve eksik olmazlar. Onların hâli Receb ayının ilk gününde öyle olur ki, sanki gökler üzerine konulmusdur. Harekete mecalleri olmaz. Ne ayak üzerine durabilirler ve ne oturabilirler. Ellerini ve ayaklarını degil, gözlerini harekete kâdir olamazlar. Recebin ilk gününde öyle olurlar. Ammâ günden güne o hâlet bunlardan kalkar. Sa’bân ayı girince, temâmen o hâlden kurtulurlar. Onlara Recebde Allahü teâlânın izni ile çok kesf ve nihâyetsiz tecellîler olur. Sa’bân ayı girince bu hâller onlardan kalkar. Ba’zan o hâllerin ba’zısı o tâifenin ba’zısında sene temâm oluncaya kadar bâkî kalır. Hazret- i Seyh “rahmetullahi teâlâ” der ki, o tâifeden birini gördüm ki, onda râfizînin kesfi bâkî kalmısdı. O Recebî, râfizîleri hınzır seklinde görürdü. Ba’zan olurdu ki, hâli örtülü bir kisiye, hiç kimsenin mezhebini bilmedigi kimseye ugrardı. Eger o kisi râfizî i’tikâdında ise, hınzır sûretinde görürdü. O sahsı taleb ederdi. Ona nasîhat ederdi. Tevbe etmesini ve Allahü teâlâ hazretlerine rücû’ etmesini ve râfizî oldugunu söylerdi. O sahs teaccüb ederdi. Eger tevbe ederse ve tevbesinde sâdık olursa, onu insan sûretinde görürdü. Derdi ki, dogru söylersin. Eger yalan söylüyorsa, o sahsı yine hınzır sûretinde görürdü. Tevbe etmedin. Yalan söylüyorsun, derdi. Bir gün, sâfi’î mezhebinde olan ve iyi olarak bilinen iki kimse ona geldiler. Hiç kimse onların – 267 – râfizî i’tikâdında oldugunu zan etmezdi. Si’â cemâ’atinden de degiller idi. Lâkin o mezhebi seçmisler idi. O iki mu’temed kimse, o azîze [büyük zâta] vardılar. Bunları dısarı çıkarın, buyurdu. Sebebini sordular. Buyurdu ki, ben sizi hınzır sûretinde görürüm. Bu benimle Hak Sübhânehü ve teâlâ arasında bir alâmetdir ki, râfizîleri bana bu sûretde gösterir. Bu ma’nâdan te’accüb edip [sasırıp], hemen o bâtıl mezhebden ve fâsid i’tikâddan temâmen dönüp, kurtuldular. Onsekizinci Menâkıb: O sultânın haklarında edebsizlik etmis ve uygunsuz sözler söylemis olan râfizî tâifesinin cezâları. Hâce Muhammed Pârisâ “kuddise sirruhül’azîz” hazretleri (Fasl-ül-hitâb) adlı kitâbda buyurmusdur. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” buyurmuslardır ki: (Bir tâife beni Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin üzerlerine tafdîl ederler [üstün tutarlar]. Gönüllerinde nifâk vardır. Bununla ehl-i islâm arasına ihtilâf ve fitne salarlar. Bana Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri haber verdi. Bunların katli ile bana emr eyledi. Zâhiren ehl-i islâma kardes olduklarını söylerler. Bâtınlarında din düsmanıdırlar. Yalanı güzel, kötülükleri temiz görürler. Mushaf-ı serîfi iptâl ederler. [Kur’ân-ı kerîmin hükmünü kaldırırlar.] Fücûr [kötülük] üzerine birbirleri ile yarısırlar. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine ve Eshâb-ı kirâm hazretlerinin büyüklerine seb’ ederler. [Dil uzatırlar.] Eshâb-ı kirâm arasında olan vâkı’aları anlatıp, anladıklarına tâbi’ olurlar. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri onları afv etmez. Küçükleri büyüklerinden bozuk fikrleri ögrenip, o seklde terbiye olunurlar. Sünnet-i islâmı harâb ederler. Bid’at-ı seyyieleri ihyâ ederler [yayarlar]. O zemânda Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” sünnetine yapısan kimse sehîdlerin ve âbidlerin efdalidir. Se’âdet onlarındır. Yeryüzünde râfizîden dahâ hoslanılmıyan kimse yokdur. Yerin gadabı onlaradır. Gök istemiyerek onların üzerine gölge verir. O tâifenin âlimleri o günde gök altında olan kimselerin serlisidir. Fitne onlardan çıkar ve onlarda olur. Allahü teâlâ korusun. Onlar su kimselerdir ki, gökdeki melekler arasında pislikler diye adlandırılırlar. Sahâbe-i güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerini meclislerinde ve mahfellerinde ve mescidlerinde seb’ ederler [kötülerler]. Bu habîs isi kendilerine – 268 – si’âr ederler. Hikmet kalblerinden gider. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri râfizî, bid’at ve dalâlet ehlinin sekllerini degisdirir.) Eshâb-ı güzîn bu sözleri isitdiler. Dediler ki, (Yâ Emîr-el mü’minîn. Eger biz o zemâna erisirsek ne yapalım.) Hazret-i Alî “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki, (Îsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” hazretlerinin havârîleri gibi olunuz. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, Nebîsine itâ’atden ve Eshâbına muhabbetden ve o tâifeden [râfizîlerden] uzak olmakdan baska size bir sey emr etmemisdir. Ben size derim, Hak ve sünnet üzerine olmak, bid’at ve dalâlet üzerine olmakdan hayrlıdır.) Rivâyet olundu ki, imâm-ı Alî “kerremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine bu haber erisdi ki; Abdüllah bin Sebe’ seni Ebû Bekr, Ömer ve Osmân “radıyallahü teâlâ anhüm” üzerine tafdîl eder [üstün tutar]. Alî “kerremallahü vecheh” yemîn ederek (Vallahi onu öldürürüm) buyurdu. Dediler ki, yâ Emîr-el mü’minîn! Sana muhabbet edeni katl eder misin! Elbette. Benim oldugum sehrde olmasın. Hemen bulundugu sehrden sürdü. (Sevâhid-ün nübüvve)den nakl olundu. Velhâsıl Eshâb-ı güzîn “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” aralarında bu dördü [dört büyük halîfe], mezîd-i fazîlet ve kemâl- i mekremet ve vüfûr-i ihtirâm ve ikrâm-i tâm ve hülefâ-i nübüvvet ve uyûn-ı ehl-i hicret ve büyüklerin büyügü ve seçilmislerin seçilmisi olmakla en öndedirler. Bu bâbda kıyâs yapmaga ve düsünmege hâcet yokdur. Nitekim, onları üstün bilmek, büyüklerin sözü ve icmâ’ ile sâbitdir. Büyüklerin sözlerine ve icmâ’a uymak lâzımdır. Bos sözlere ve bid’atlere uymamalıdır. Allahü teâlâ bizi bunlardan korusun. (Sevâhid-ün nübüvve) den alınmısdır. Ondokuzuncu Menâkıb: Ebüdderdâ “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, Süveyde bin Akîkden rivâyet eder. Süveyde der ki, Alî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine söyledim. Ben si’âdan bir kavm üzerine ugradım ki, Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhümâ” hazretlerini naks ile zikr ederler [kötülerler]. Eger onlar senin kalbinde olanı bilseler idi, bu sözü söylemege cür’et edemezlerdi. Hemen Aliyyül mürtedâ “ker- – 269 – remallahü vecheh” buyurdu ki: (Onlar hakkında kalbimde iyilik ve güzellikden baska birsey bulundurmakdan Allahü teâlâya sıgınırım). Sonra kalkdı. Mubârek gözleri yas ile doldu. Elimi tutdu. Agladıgı hâlde gelip, minbere çıkdı. Elinde beyâz ve güzel bir nesne tutdugu hâlde, bir belig ve muhtasâr hutbe okudu. Buyurdu ki: Nedir o kavmlerin hâli ki, Kureysin iki seyyidini kötü zikr ederler. Ve bana zan ederler o sey ile ki, ben o seyden pâkım. Ve onların dediklerinden berîyim. Ve onların dedikleri üzerine, onları Allah hakkı için cezâlandırırım. Onları mü’min olanlar sevmez. Onlara ancak fâcirler bugz etmez. Her kim ki o ikisini sever. Muhakkak beni sever. Her kim o ikisine bugz eder; bana bugz eder. Ben ondan berîyim. Bilmis olunuz ki, muhakkak cümle nâsın hayrlısı bu ümmetde, Peygamberlerden sonra Ebû Bekr-i Sıddîkdır “radıyallahü teâlâ anh”. En önce müslimân olan odur. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine ondan sevgili yokdur. [En sevdigi odur.] Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri indinde bu ümmetin en mükerremi odur. Bu ümmetde Peygamberlerden sonra ondan efdal ve ondan hayrlı kimse olmadı. Dünyâda ve âhıretde ondan sonra bütün insanların hayrlısı Ömer-ül Fârûkdur. Ondan sonra Osmân-ı Zinnûreyndir. Ondan sonra benim “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Allahü teâlâya benim için ve bütün müslimânlar için istigfâr ederim. [Eshâb-ı kirâmın üstünlükleri sânlarına yakısır seklde; (Eshâb-ı kirâm), (Hak Sözün Vesîkaları), (Mektûbât Tercemesi) ve (Se’âdet-i Ebediyye) kitâblarında anlatılmısdır. Lütfen bu kitâblardan okuyunuz!] Zâhidâ! Aç gözün, sahraya bak da, ibret al! Su direksiz kubbe-i semâya bak da, ibret al! Görmek istersen, Cenâb-ı kibriyânın kudretin, her sabâh, seher vakti, dünyâya bak da ibret al! Pâdisâh olsan da, derler “er kisi niyyetine”, Var, musallada yatan mevtâya bak da, ibret al! Bir kefendir âkıbet, sermâye-i beg ve fakîr, varlıga magrur olan, mecnûn degil de, yâ nedir? |