Thread Rating:
  • 71 Vote(s) - 3.07 Average
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
NAKŞİBENDİ TARİKATI’NDA EN ÖNEMLİ ŞEY EHL-İ SÜNNET İTİKADI
#1
Oku-1 
NAKŞİBENDİ TARİKATI’NDA EN ÖNEMLİ ŞEY

İTİKADI EHL-İ SÜNNET’E GÖRE DÜZELMEK VE

DÖRT HAK MEZHEPTEN BİRİNE UYMAKTIR

Şah-ı Nakşibendi Hazretleri’nin (k.s) açıkladığına göre en önemli nokta dinin emirlerini
yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmaktır. Kemal derecesine varmak için tek başına
bunun yeterli olabileceğini söylediler. Bunu sağlamak için ‘Ruhsat ve bid’atlerden sakınmak,
tüm vacipleri tam olarak yapmak, mekruh ve haramlardan kaçınmak gerekir. Hatta hilâf-ı evlâ
(en iyinin dışında) ve tenzihî (hafif) mekruhlar bile nisbet ve huzuru elde etmeye engeldir’
diye buyurmuşlardır. Zira bu yüce tarikatın temeli ilahi sevgi ve gayrettir. Bu sevginin ve
gayretin aşırı olması sonucu insan kendisi için iyi olanı göremez, dinin dışına çıkar, fitneye
düşer, yersiz sözler, saçmalıklar ve şatahat (kendinde olmadan söylenen söz)leri söyler.
Sekir (kendinden geçme) ve nefsi görmemek hali kişiye dinin temel kurallarını unutturur,
fitneye düşürür. Halbuki şer’i şerifin dışına çıkma sevgi ve gayrete engeldir. Bundan dolayı
emaneti (muhabbet ve gayreti) yüklenmekten yerler, gökler ve dağlar korktular. Hatta
yaratılanların en şereflisi olan Peygamberimiz (s.a.v) muhabbet fitnesinden Allahu Teala’ya
sığınmıştı. Nitekim Efendimiz Hafız Şirazi (k.s) bu inceliği şöyle belirtmişti: ‘Gerçek şudur
ki, başlangıçta sevgi ve aşk kolayca ortaya çıkmamıştı. Tersine, sonradan birçok sıkıntı ve
zorluklara katlanmakla ortaya çıkmıştı.’
Çoğu zaman sevgi uygunsuz, hatta çirkin söz ve hareketlerin ortaya çıkmasına; ehli sünnet
inancına zıt görüşlerin doğmasına neden olur. Cahillerin çoğu hallerine kendi vicdanlarını
şahit gösterir ve şöyle derler: ‘Biz Allah ve Resulüna yakınız, durumumuzda kuvvetli bir
nispet görüyoruz!’ Aksine vicdanları kendilerini Allah (c.c) ve Resulünden uzaklaştırır ve
yakınlık zannettikleri durum uzaklaşma nedeni olur.
Keşke onlar vicdanlarını Peygamberimize bıraksalardı ve cezbelerini şeriat sınırında tutsalar
ve ibadetlerini ona uygun işleselerdi. Çünkü cezbe şeriata zıt ise o cezbe sahibini hata
yapmaya yönelir. Gerçekten şeriata uygun olmayan cezbeye sahip olduğuna inanan kişiyi
doğru yola döndürmek, yüz tane gafil kişiyi doğru yola getirmekten daha güçtür.
Kendisi tarikatta bulunurken ve başkasına yol gösterirken vicdanını işe karıştırmaktan son
derece sakınmak gerekir. Şeriatın açık kuralları bunun dışındadır. Kendi düşüncesine göre
davranarak bir haramı veya mekruhu işlemenin dinimizde yeri yoktur.
Rabbim nefsimizin bize süsleyerek gösterdiği hurafelerden bizi korusun. Gerçekte nefis
kendisine bir pay çıkarmak ümidiyle ancak hoşuna giden şeyleri ister ve yapar. Eğer şeriatın
sınırları belirlenmemiş olsaydı, nefis birçok kötü şeyleri güzel, öldürücü zehiri bal ve şeker
gibi göstererek bizleri aldatacaktı.
Niyeti ciddi ve arzusu gerçek olan Nakşibendi Tarikatı isteklisinin inancını Ehli Sünnet
görüşüne göre düzeltmesi gerekir. Ehli Sünnet itikadının imamları Şeyh Ebu Hasan Eş’ari ve
İmam Ebu Mansur Maturi’dir. Dinin ileri gelenleri çok önemsiz kısımlarda onlardan ayrı
karar vermişlerdir. Bu kısımların dışındaki konularda, kimin düşüncesi bu iki imamın
düşüncelerine zıtsa ona uyulmaz ve bu iki imamın kuralları, yöntemleri ve koydukları esaslar
dışında düşünce ileri süren arif, tasavvufçu, tefsirci, hadisçi gibi fıkıh alimi olmayanların
içtihadıyla hareket edilmez. Bu iki imam itikad konusunda tüm Ümmeti Muhammed
tarafından tam ve yetkili kabul edilmiştir.
Yine bu ümmet, keşifte bulunanların keşiflerini, hata yapılabilecek konuları ve ayet ve
hadisleri tevil eden (kendine göre yorumlayan) tasavvufçuların görüşlerini benimsememiştir.
Çünkü bu tasavvufçuların tüm delilleri hata veya gerçek olabilecek ve dinen uyulması zorunlu
olmayan keşiflerdir. Hatta tasavvufçular keşfe güvenilemeyeceğini belirterek bu konuda hiç
kimseden çekinmeden, utanmadan bizi uyarmaktan kaçınmamışlardır. Zira bu zatların
amaçları Allah-u Teala’nın (c.c) hoşnutluğunu kazanmaktır. Allah-u Teala (c.c) onları
insanlara yol gösterici olarak yaratmıştır. Onlar Allah’tan (c.c) korkarlar, sapıklıktan ve
bozgunculuktan sakınırlar. Allah (c.c) onların sırlarını yüce kılsın, iyilikle ödüllendirsin.
Allah-u Teala (c.c) kuralları arasında paylaştırdığından, her ilim onu iyi bilen kişiden
öğrenilmelidir. Fıkıh ilmi fakihten, itikat ilmi akaid alimlerinden, tasavvuf ilmi de
mutasavvıftan elde edilir. Kendi dalının dışında ilim belirtenin ilmi geçerli değildir. Mesela
İbn-i Hacer Heytemi tecvid ilminde İmam Cezeri’yi babası Şeyh Muhammed Cüveyni’den
daha çok benimsemişti. Halbuki kendisi ve babası hakkında; ‘Eğer bu zamanda bir nebi
olsaydı bunlar olurlardı’ denilmişti. Fakat o: ‘İnci ve mücevher satıcılarında boncuk
bulunmaz’ diyerek bu durumu açıklamıştır.
Mürid itikat bilgilerini düzelttikten sonra, ikinci olarak dört mezhepten birisinin fıkıh bilgileri
ile ibadetlerini yapmaya çalışır ki bu tarikatın temel kurallarındandır. Talip uymuş olduğu
mezhebin en seçkin görüşünü benimsemelidir. Zira mezhepte de tam doğru olmayan görüşlere
uymaya bile izin verilmemiştir, nerede kaldı ki zayıf bir görüş kabul edilsin.
İtikat düzeltildikten sonra, mezhebe göre ibadetlerini yapma işi gerçekleştikten sonra mürid
kalp temizliğine başlar. Zikir ve rabıtanın birisi veya her ikisi aracılığıyla ihlas ve ilahi sevgi
kazanılarak bir temizleme işi gerçekleşebilir. Bu sırada kalpte herhangi bir hal veya cezbe
ortaya çıkarsa, onun itikat ve şeriata uyup uymadığına bakar. Eğer bunlara uygunsa devam
eder, aksi durumda bırakır. Ayrıca oluşan halden istiğfar eder. İtikad ve fıkıh ilmine aykırı
olanın nefis ve şeytandan gelen istidrac (kandırma) olduğuna karar verir ve bu halin Allah’tan
(c.c) uzaklaştırıcı olduğunu bilir. Kıysa ve içtihad kapısı kapanmıştır. Bundan dolayı şeriata
zıt inanç, cezbe, hal ve keşfin doğru olduğuna bin melek gelip şahitlik etse bile kıyas yapma
ve keşfi tevil etme yorumlamaya yeltenmemek gerekir.
Şeriata ters haller uzaklaştırıcıdır ve ilahi huzurdan kovulmaya neden olur. Kabul edilecek
görüşler müctehidlerin düşünceleridir. Halbuki biz müctehid değiliz, yorum ve kıyas
yapamayız. Nitekim İbnu Salah ve İmam-ı Nevevi içtihadın Hicri Dördüncü yüzyıldan sonra
bittiğini bildirdiler. Ayrıca şeytan da akli kıyastan dolayı lanetlenmiştir. Başkaları hakkında
ise husni zanda bulunarak iyi yorumda bulunmamız emredilmiştir. Kendi nefsimizi de bütün
yaptığımız işlerden eleştirmemiz gerekir, bilhassa yasaklarda taviz veremeyiz.
Sadat-ı Kiram ruhsatlardan ve hasene (iyi) de olsa bid’atlardan sakınarak vicdanlarına göre
davranmadılar. Şah-ı Nakşibendi, tarikatın sohbet, azimetle ibadet etmek, bid’at ve
ruhsatlardan kaçınmak olduğunu söylemiştir. Ruhsatın anlamı en iyinin karşıtıdır
Necasetlerden affedebilecek miktar hariç; söz birliği olan ruhsatlardan dahi büyükler
çekinmiştir. Çünkü ruhsatlar nefsin rahat etmesi içindir. Necaset konusunda ise aşırı azimete
sarılmak vesveseyi çoğaltır. Onun için sadece bu konuda ruhsata uymaya izin verilmiştir.
Bid’at ise Ashab-ı Kiram zamanında görülmeyen, müctehidlerin kıyasta belirtmedikleri ve
ümmetin söz birliği etmediği şeylerdir.
Ümmetin söz birliği ettiği şeyler medreselerin, minarelerin ve tekkelerin yapılması, eser
yazmak gibi konulardır. Sadatın belirttiği özel edepler, nefy ve ispat, Celal zikri, teveccüh,
hatme ve tarikatın kuralları da bid’at değildir. Sadatlar inkar ve karşı çıkılmaksızın bunları
devam ettirmişlerdir. Devam etmesi doğruluğunu göstermektedir. Ayrıca biz kanıtlarını
bilmesek de onlar için iyi zanda bulunmaya mecburuz.
İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin Mektubat’ında bildirdiği gibi örf ve adete bağlı bid’atlerin
bırakılması iyiyse de feraciye, aba, hırka, şalvar gibi giysilerin kullanılması ve kaşıkla yemek
yemek bid’atlerin dışındadır. Çünkü bunlar örf ve adete bağlıdır, sakınmak gerekmez.
Bid’at yapılırken ve yakınlığa neden olacak yerlerde söz konusudur. Mesela namaz
tesbihlerini taş veya tesbihle çekmek bid’attır. İbnu Hacer Heytemi Fethul Mübin adlı eserde
bunu açıklamıştır. Yine kitap ve sünnette olmayan zikri ve duaları kişinin kendi belirlediği
zamanlarda okuması; velilerin eşiğini öpmek, dinde olmayan şeylere inanmak, sofilerin raks
ve bazı hareketler yaparak Allah’a (c.c) yakınlık iddia etmeleri, bazı ağaçların, taşların kutsal
olduğuna inanmak ve bunlardan yardım umarak ziyaret etmek, bazı kişilerin ihtiyaç
giderdiğine inanarak onlara gitmek hep bid’attır. İbnu Hacer bunların hepsini açıklamıştır.
Yorumu (tevili) olsa bile bazı cahil sofilerin şeriata aykırı sözleri de bid’attır. Halbuki
Nakşibendi Tarikatı’nın şeriata aykırı hiçbir şeye izin vermediğini İmam-ı Rabbani Hazretleri
açıklamıştır. Cahil sofilerin: ‘Sen bunu bize verdin; sen bizden şunu aldın, şu belayı bize
kaldırdın; sen bizim dünyamızın ve dinimizin sahibisin’ gibi sözleri her ne kadar aracı
olmakla yorumlanabilirse de hepsi hurafe ve bid’attır. Hatta bazısı küfre kadar gider. Örneğin;
‘Şeyhim bana puta secde etmeyi emretse ederim; yalan yere Allah’a (c.c) yemin ederim, ama
şeyhimin adına yalan yemin etmem’ demek gibi sözler. Halbuki bu sözler açıkça küfrü
gerektirir. Küfrü çağrıştıran her ne kadar olmayacak bir işse de küfrü gerektirir: ‘Eğer Zeyd
semaya uçsa kafir olurum’ gibi. Sözler küfrü gerektirmezse o zaman da tahrimen mekruhtur.
Allah-u Teala (c.c) bizleri bunlardan korusun.
Büyük günah işlemek veya ‘tarikattan çıktım’ demek tarikattan çıkmaya neden olur. Böyle
durumda birkaç gün içinde tarikat tazelemek gerekir. Müridin ilerleyememesi bu gibi haller
nedeniyledir. Halbuki büyükler: ‘Üç gün aynı halde kalan kimse için ölüm daha iyidir’
demişlerdir. Hatta bazı büyükler üç gün geçtiği halde müridin durumunu sormaması
karşısında hayret eder ve aciz olurlardı.

Kar©glan Başağaçlı Raşit Tunca
Smileys-2
Reply


Forum Jump:


Users browsing this thread: 1 Guest(s)